HİPERBARİK OKSİJEN TEDAVİSİNİN (HBOT) SEBEP OLDUĞU GENOTOKSİK ETKİLERİN MİKROÇEKİRDEK YÖNTEMİYLE ARAŞTIRILMASI (P1)

Aylin Üstündağ1, Kemal Şimşek2, Hakan Ay3, Kadir Dündar4, Sinan Süzen1, Ahmet Aydin5, Yalçin Duydu1 | 1Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı 06100 Tandoğan, Ankara | 2 Gülhane Askeri Tıp Akademisi, Sualtı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Servisi, Ankara | 3 Gülhane Askeri Tıp Akademisi, Haydarpaşa Hastanesi, Sualtı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Servisi, 81010 Kadıköy, İstanbul | 4 Gölcük Asker Hastanesi İzmit | 5 Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, 34755 Kayışdağı, İstanbul

HBOT günümüzde pek çok farklı alanda uygulama alanı bulabilen modern bir tedavi yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda bu tedavi yöntemi ile ilgili olarak yapılan HBOT’nin özellikle lenfositlerde sebep olduğu genotoksik etkilerin araştırıldığı pek çok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı HBOT uygulandıktan sonra oluşabilecek genotoksik hasarın Sitokinezi Bloke Edilmiş Mikroçekirdek (MN) testi kullanılarak değerlendirilmesidir.
Bu amaçla HBO tedavisi uygulanan 100 gönüllü hastadan tedaviye başlamadan önce ve ilk tedavi seansının hemen sonrasında kan numunesi alınmıştır. HBO tedavisinin ilk seansının mikroçekirdek frekanslarını artırdığı gözlenmiştir. MN testi sonuçlarına göre, HBO tedavisinin hastalarda klastojenik etkileri arttırabildiği görülmüştür.

TÜRK PROPOLİS EKSTRAKTLARININ İYONİZAN (γ-GAMA) RADYASYONLA UYARILMIŞ İNSAN FİBROBLAST HÜCRE SERİLERİ ÜZERİNE OLASI RADYOPROTEKTİF ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ (P2)

Can Özgür Yalçın1, Yüksel Aliyazıcıoğlu2, Selim Demir2, Orhan Değer2, Zümrüt Bahat3 | 1Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara | 2Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı, Trabzon | 3Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı, Trabzon

Propolis, polifenolik bileşikler ve flavonoidler açısından zengin, toplandığı bölgenin coğrafyasına ve iklimine göre kompozisyonu değişebilen, antibakteriyel, antitümöral, antiinflamatuar, antioksidatif, antimutajenik özellikte arı ürünüdür. Propolisin biyolojik etkisi, çoğunlukla flavonoidlerin varlığına atfedilmektedir. İyonlaştırıcı radyasyona maruziyet canlılarda doğrudan ve dolaylı genotoksik hasara yol açar. Doğrudan etki DNA üzerinde tek ve çift zincir kırkları şeklinde olurken; dolaylı etki suyun radyolizi sonucu meydana gelen serbest radikaller üzerinden gerçekleşir. Oluşan bu serbest radikaller DNA, protein, lipid, karbonhidratlar gibi biyomoleküllerle etkileşime girebilir ve oksidatif DNA hasarı sonucu mutajenik ve karsinojenik etki oluşturabilirler. Günümüzde genotoksisite çalışmalarında comet analizi basit, ucuz ve tekrarlanabilir bir metot olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, Türk propolisinin farklı konsantrasyonlarda hazırlanmış etanolik ekstraktlarının 3Gy gama radyasyon (30cGy/dak.) ile uyarılmış fibroblast hücre serileri üzerindeki olası radyoprotektif etkisi comet yöntemi ile incelendi. Hücrelerin ışınlanmadan önce 100, 200 ve 300 μg/mL’lik konsantrasyonlardaki etanolik propolis ekstraktı ile 15 ve 30 dakikalık ön muameleleri sonrasında elde comet skorları ile sadece 3Gy hasarlı hücrelerden elde edilen değerler arasında anlamlı fark görüldü (p<0.001). Pozitif kontrol grubu oluşturmak için radyoprotektif etkinliği bilinen sentetik bir aminotiyol bileşiği olan amifostin kullanıldı. Sonuç olarak Türk propolisinin etanolik ekstraktlarının; fibroblast hücre serilerinde, 3Gy gama radyasyon kaynaklı DNA hasarını engellediği ve radyoprotektif etkinliğe sahip olabileceği neticesine varıldı.

SODYUM ARSENİTİN L929 HÜCRELERİ ÜZERİNDEKİ SİTOTOKSİK ETKİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ (P3)

Duygu Paslı, Aylin Gürbay | Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, 06100 Ankara

Bu çalışmanın amacı, sodyum arsenitin L929 hücreleri üzerindeki olası sitotoksik etkilerinin araştırılmasıdır. Hücreler, 0,05- 120 μM konsantrasyon aralığında sodyum arsenite 24, 48, 72 ve 96 saat süreyle maruz bırakılmış ve sitotoksik etki 3-(4,5-dimetiltiyazol-2-il)-2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) testi ile belirlenmiştir. Hücrelerin sodyum arsenite 0,05 μM konsantrasyonda 24 ve 48 saat süreyle maruziyeti önemli bir sitotoksik etkiye neden olmazken, aynı inkübasyon süreleri için  > 0,1 μM konsantrasyonlarda sitotoksik etkide doza bağlı bir artış gözlenmiştir. Sodyum arsenite 24 ve 48 saatlik maruziyetin ardından 120 μM konsantrasyonda canlılık düzeyi ~ % 54 olarak saptanmıştır. 72 ve 96 saatler için bileşiğin sitotoksik etkisi doz ve zamana bağlı olarak belirgin şekilde artış göstermiştir: 72 saatlik inkübasyonun ardından 5- 120 μM konsantrasyon aralığında belirlenen canlılık oranları sırasıyla, % 55- % 39’dur. Hücrelerin sodyum arsenit ile 96 saatlik inkübasyonu sonucu canlılık yüzdesindeki önemli düzeydeki azalma 0,1 μM konsantrasyonda başlamış (% 62) ve 120 μM konsantrasyonda % 16 olarak ölçülmüştür. Bu çalışma ile elde edilen sitotoksisite profili, sodyum arsenitin L929 hücreleri üzerindeki toksik etki mekanizmalarının araştırılması için bir ön bilgi sağlamıştır.

CIVA TOKSİSİTESİNE BAĞLI NÖRONAL HÜCRE ÖLÜMÜNE METFORMİN’İN ETKİSİ* (P4)

Damla Karakısa, Ayşe Başak Engin | 1 Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara

Çevre kirlenmesi sonucu cıva ile kontamine ürünlerle beslenen insanlarda meydana gelen nörotoksisite ve nörodejeneratif hastalıklarda glutamat dishomeostazı ve oksidatif stres gibi iki kritik faktörün etkili olabileceği ileri sürülmüş, ancak mekanizması iyi bilinmemektedir. Hücre içi sinyal iletim yolaklarını kontrol ederek hücre canlılığı ve apoptozunu düzenleyen “adenosine mono-phosphate activated protein kinase (AMPK)”nın SH-SY5Y insan nöroblastoma hücrelerinde endoplazmik retikülüm stres aracılı nörotoksisiteyi azalttığı ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı; muhtelif konsantrasyonlarda cıva klorüre maruz kalan SH-SY5Y insan nöroblastoma hücrelerinde, bir AMPK uyaranı olan metforminin hücre ölümüne etkisini incelemektir. Değişen dozlarda cıva klorürün ve metforminin ayrı ayrı veya birlikte farklı saatlarda SH-SY5Y dopaminerjik hücre hattı kültüründe hücre canlılığına etkisi MTT ile tayin edildi. SH-SY5Y hücrelerinde cıva maruziyeti hücre canlılığını doz-bağımlı olarak azaltmaktadır. Bu azalma ikinci hücre siklusundan itibaren daha belirgin hale gelmektedir. Metformine maruziyet 1000 μg/ml’ye kadar hücre canlılığında anlamlı bir değişiklik meydana getirmemekte, ancak, bu konsantrasyondan sonra hücre proliferasyonunu engellemektedir. Ortama dört farklı dozda cıva ve metformin birlikte ilave edildiğinde; SH-SY5Y hücrelerinde AMPK aktivasyonunun cıva toksisitesini etkilediği anlaşılmıştır. SH-SY5Y insan nöroblastoma hücrelerinde cıva maruziyeti hücre canlılığını doz-bağımlı mitokondrial disfonksiyona sebep olarak azaltmaktadır. Bu etkisinin lipid peroksidasyonu sonucu olduğu düşünülmektedir.

*Bu çalışma Ecz. Damla KARAKISA’nın Doç. Dr. Ayşe Başak ENGİN’in danışmanlığında devam ettiği yüksek lisans tezidir.

SEMT PAZARLARINDA SATILAN ZARARLI CANLILARLA MÜCADELE İLAÇLARINDAN KAYNAKLANAN GİZLİ TEHLİKE (P5)

Emine Can-Güven1, Dilek Bolat1, Halil Çelik1, Perihan B. Kurt-Karakuş2, Kadir Gedik1* | 1Akdeniz Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü, 07058, Kampüs, Antalya | 2Bursa Teknik Üniversitesi, Doğa Bilimleri Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü, Osmangazi Yerleşkesi, Osmangazi, Bursa

Stockholm Sözleşmesi ile kullanımı küresel ölçekte yasaklanan bazı organoklorlu pestisitlerin ülkemizde illegal yollardan satıldığı ve kontrol dışı kullanıldığı iddialarından yola çıkılarak, bu çalışmada, piyasada işlem gören zararlı canlılarla mücadele ilaçları incelenmiştir. Antalya'daki çeşitli semt pazarlarında tezgah altı diye tabir edilen satıcılar tarafından DDT adı altında satılan maddeler toplanarak Shimadzu QP2010 Ultra marka GC-MS ile 50-550 kütle/yük arasında tarama yapacak şekilde SCAN modunda analiz edilmiştir. İlgili ürünlerde DDT ve türevlerine rastlanmamış ancak Lorsban, Dursban, Suscon Green, Empire, Equity gibi ticari isimler altında satılan klorpirifos (O,O-diethyl O-3,5,6-trichloro-2-pyridyl Phosphorothioate) etken maddeli ürünler tespit edilmiştir. Organofosforlu bir pestisit türü olan klorpirifos, tarımsal zararlılarla mücadele için kullanılmasının yanı sıra iç ortam ve golf sahalarında da kullanılmaktadır. Klordan'ın yasaklanmasının ardından yerine kullanılmaya başlanan bu maddenin iç ortamda kullanımı, sağlık etkileri nedeniyle A.B.D.'de yasaklanmıştır. İlgili literatür çalışmalarına göre klorpirifos'un sinir sisteminde hasara, gelişim bozukluklarına, anne karnındaki bebeğin beyin fonksiyonlarında kalıcı sorunlara, iç ortamda uygulandığında özellikle bebeklerin soluma yoluyla daha fazla maruz kalması nedeniyle sağlık üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmektedir. Zirai ilaç firmalarından alınan bilgiye göre reçeteli olarak satılması gereken bu ve benzeri pek çok kimyasalın halka açık alanlarda gelişigüzel satılması ve kontrolsüz kullanılması ciddi sağlık riskleri oluşturacağından daha detaylı çalışmalar yapılmalıdır.

Bu çalışma, TÜBİTAK-112Y175 no.lu kariyer projesi kapsamında gerçekleştirilmiştir.

TİCARİ NANOPARTİKÜLLERİN ÇEVRESEL YOL İZLERİ VE EKOTOKSİK ETKİLERİ (P6)

Merve Özkaleli1, Ayça Erdem1 | Akdeniz Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü, Antalya

Nanopartiküller (NPler) son yıllarda bilim dünyasını ve sonuçlarıyla insanlığı ilgilendiren gelişmeleriyle dikkat çekmiştir. NPler kozmetik, deterjan, dezenfeksiyon, boya, savunma gibi geniş bir kullanım alanına sahip olup, son yıllarda NPlerin üretim miktarı ve hacimlerinin birkaç kilogramdan binlerce tona ulaştığı görülmektedir. Teknolojik gelişmelerin ilerlemesine pararlel olarak dünya genelinde NPlerin kullanım alanları hızla yaygınlaşmakta ve dolayısıyla oluşan atık miktarı da hızla artmaktadır. Ancak NPlerin miktar ve özelliklerinin net olarak belirlenememesi nedeniyle henüz atık yönetimi kapsamında ele alınamamaktadır. Aynı belirsizlik atıksu olarak su fazına geçtiğinde de görülmektedir. Boyutları çok küçük olduğundan hiçbir arıtım prosesinde giderimi yapılamayan NPlerin direkt olarak alıcı ortamlara karıştığı düşünülmektedir. Alıcı ortamlarda başta ilkel sucul canlılara toksik etki yaratmakta ve bu halka besin zinciri yoluyla en gelişmiş canlı olan insana kadar ulaşacağı düşünülmektedir. Özellikle yapılan bazı çalışmalar, NPlerin insan sağlığı üzerindeki toksik etkilerini destekler niteliktedir. Bu çalışmada NPlerin alıcı ortama karışması durumunda sucul ortamlardaki ekotoksik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada ticari olarak en çok kullanılan TiO2 ve ZnO NPlerinin farklı konsantrayonlarda yeşil alg türü olan Pseudokirchneriella subcapitata üzerindeki ekotoksik etkileri, alg inhibisyon testi, lipid peroksidasyon analizi ve mikroskobik inceleme ile belirlenmiştir.

ELEKTROFENTON YÖNTEMİ İLE ARITILAN GIDA ENDÜSTRİSİ ATIKSULARININ Vibrio fischeri ÜZERİNDEKİ SİTOTOKSİK ETKİLERİNİN İNCELENMESİ (P7)

Ali Savaş Koparal, Yusuf Yavuz, Emine Esra Gerek, Seval Yılmaz, Fadime Karaer | Çevre Mühendisliği Bölümü, Mühendislik Fakültesi, Anadolu Üniversitesi İki Eylül Kampüsü, 26555, Eskişehir

Gıda endüstrinin yüksek kalitede su gereksinimi ve üretim sonrasında oluşturduğu atıksu hacmi nedeniyle çeşitli alanlarda yeniden kullanım potansiyeline sahiptir. Ancak bu endüstri atık sularının bir kısmının sahip olduğu yüksek organik yükleri ve mikroorganizmalar üzerinde yarattıkları olumsuz etkiler sebebiyle klasik yöntemlerle arıtılmasıyla iyi seviyede giderim verimi elde etmek mümkün değildir. Bu tip atıksuların arıtımı için klasik yöntemlerin dışında daha verimli arıtım metotlarının uygulanması ve toksisite değerlendirilmesinin yapılarak yeniden kullanımını mümkün kılmak gerekmektedir.
Çalışma kapsamında gıda endüstrisinde yüksek kirlilik yüküne ve asidik özelliğe sahip sirke üretimi yapan proseslerin atık sularının Elektrofenton yöntemi ile arıtımı sonrasındaki giderim performansı ve sitotoksisite değerlendirilmesi yapılmıştır. Çalışmada yaklaşık 10000 mg/L KOİ yüküne sahip sirke üretimi yapan gıda endüstrisi atıksuyu Elektrofenton yöntemi ile 2,25 A akım değerinde, sisteme 5 mM Na2SO4 destek elektroliti ilave edilerek arıtıma işlemi yapılmıştır. Arıtım sonrasında 39,375kWh/m3 enerji tüketimi ile %98,4’lük giderim verimi elde edilmiştir. Sitotoksisite değerlendirmeleri Fenton tepkimeleri sonuçlandıktan sonra Microtox M500 analizörü kullanılarak Vibrio fischeri bakterisinin suya 5 ve 15 dakika maruz kalması sonucunda elde edilen EC50 değerleri belirlenerek gerçekleştirilmiştir. Elektrofenton yöntemi ile arıtılan atıksuyun Vibrio fischeri bakterisi üzerindeki sitotoksik etkisinin giriş atıksuyuna oranla azaldığı belirlenmiştir.

SOLUNUM SENSİTİZANLARI İLE TEMAS SENSİTİZANLARININ SİTOKİN SALIM PROFİLLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI (P8)

Aylin Elkama1, Erim Teker2, Özge Cemiloğlu Ülker2, Asuman Karakaya2, Ali Esat Karakaya1 | 1 Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara | 2 Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara

İşyerinde düşük molekül ağırlığına sahip kimyasallara maruziyet astım benzeri hipersensitivite reaksiyonları ile ilişkilendirilmektedir. Çalışmamızda temas sensitizanları için valide edilmiş Lokal Lenf Düğümü Testi 3R ilkesine göre modifiye edilerek trimellitik anhidrit (TMA) ve diasetil işyeri kimyasallarının solunum sensitizasyonu potansiyellerinin belirlenmesi için kullanılmıştır. Solunum ve temas sensitizanları farklı tip yardımcı T hücrelerini indükleyerek farklı sitokin salım profilleri gösterir. Temas sensitizanlarının Th1 sitokinleri IFN-γ ve IL-2, solunum sensitizanlarının Th2 sitokinleri IL-4, IL-5, IL-10, IL-13 ve IgE sekresyonunu indüklediği bilinmektedir. Bu polarizasyon esas alınarak, BALB/c farelere referans temas sensitizanı 2,4-dinitroklorobenzen (DNCB) (n=5), solunum sensitizanı TMA (n=5), diasetil (n=5) ve çözücü kontrol grubu aseton:zeytin yağı (AOO) (n=10) 25 µl ardışık 3 gün süreyle kulak arkasına uygulanmış olup, lenfosit proliferasyonu ex vivo BrdU-ELISA,  sitokinler ve IgE ise rölatif olarak ELISA ile ölçülmüştür. DNCB ve TMA, IFN-γ salınımını indüklerken, IL-2 düzeyleri yalnızca diasetil için anlamlı bulunmuştur. Her üç kimyasal IL-4 ve IL-13 sitokinlerini anlamlı derecede stimüle etmiştir. IgE salınımına tek etki gösteren kimyasal ise diasetildir. Sadece TMA IL-5 düzeyini anlamlı derecede artırmıştır. IL-10 salınımında TMA’nın DNCB’den daha etkili olduğu gözlenmiştir.  Elde edilen veriler, diasetile akut maruziyetin IL-4 ve buna bağlı olarak IgE düzeylerini artırarak, TMA’nın ise Th2 sitokin artışını indükleyerek astımla ilişkili hipersensitivite reaksiyonlarına neden olduklarını göstermiştir.

İZMİR KÖRFEZİ’NDE YAŞAYAN BAZI DENİZ ORGANİZMALARINDAKİ ARSENİK SEVİYELERİ (P9)

Filiz Küçüksezgin, L. Tolga Gönül, İdil Pazı | Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü, İzmir

Bu çalışma kapsamında İzmir Körfezi’nde yaşayan yenebilir bazı denizel organizmaların kas dokularında arsenik bileşikleri ölçülmüş ve insan sağlığı açısından değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın amacı midye (M. Galloprovincialis) ve bazı balık türelerinde (M. barbatus, D. annularis) toplam ve inorganik arsenik seviyelerini ölçmek, farklı türlerin dokularındaki arsenik konsantrasyonlarının yer ve zamana bağlı değişimlerini izlemektir. Bunun sonucunda tüketilen deniz ürünlerindeki arsenik birikimi için potansiyel risk değerlendirmesi yapılmıştır. Bu çalışmada arsenik için türlendirmenin önemi bir kez daha vurgulanmıştır. Ekosistemde mevcut olan arsenik toksisitesi onun kimyasal formuna bağlıdır. Balık ve midye örnekleri 2009-2012 yılları arasında R/V K. Piri Reis Gemisi deniz çalışması sırasında İzmir Körfezi’nin farklı bölgelerinde 6 istasyondan alınmıştır. Toplam ve inorganik arsenik konsantrasyonları ICP-MS cihazıyla ölçülmüştür. Bu çalışmanın sonuçları bütün biyota örneklerinin türlerine, bölgesine ve örnekleme periyoduna bakılmaksızın total arsenik için EPA tarafından belirlenen maksimum kabul edilebilir limiti aştığını ortaya koymuştur. Tüm örnekleme dönemlerinde arsenik konsantrasyonu barbun balığında isparozla kıyaslandığında 4-8 kat daha fazla bulunmuştur. İnorganik arsenik yüzdesi %12’den düşük çıkmıştır ve bu da toksik özelliği olmayan organik arseniğin biyota örneklerinin kas dokusunda baskın form olduğunu göstermektedir. Bu çalışma sonucunda arsenik için hesaplanan günlük alım miktarı değerlerinin Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kabul edilebilir günlük alım miktarının altında kaldığı belirlenmiştir.

ÇEŞİTLİ SİTOKİN POLİMORFİZMLERİNİN TİP 2 DİYABET KOMPLİKASYONLARI ÜZERİNE OLASI ETKİLERİ (P10)

Ayşegül Kocatepe, İlker Ateş, Asuman Karakaya | Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, F. Toksikoloji Anabilim Dalı, 06100 Tandoğan, Ankara, Türkiye

Diyabet, insulin salgısındaki azalma sonucu karbohidrat, protein ve lipid metabolizmalarında fonksiyon bozukluğunun oluştuğu metabolik bir hastalıktır. Diyabete bağlı komplikasyonların gelişimi üzerine genetik ve çevresel faktörlerin etkisi büyüktür. Yapılan çalışmalarda, diyabet komplikasyonları ile enflamasyon oluşumu arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Enflamasyon oluşumu ile indüklenen monositler insülin salgısını ve buna bağlı olarak insülin direncini arttırmaktadır. Aynı zamanada lipid metabolizmasındaki bozulma ile artan oksidatif stres de bu olguya katkı vermektedir. Oksidatif stres artışı ile oluşan reaktif oksijen türleri insülin direnci oluşturmaktadırlar. Enflamasyon ve doku onarımı gibi homeostatik mekanizmaların düzenlenmesinde önemli rol oynayan sitokinlerin yapı ve miktarlarında meydana gelebilecek varyasyonlar ise çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Sitokin genleri üzerinde meydana gelen tek nükleotid polimorfizmleri sitokinlerin gen ekspresyon düzeylerini etkileyerek hastalık oluşumuna karşı direnci azaltmaktadır. Yapılan çalışmalarda, özellikle TNF-α, IL-1β ve IL-6 sitokin genlerinde oluşan polimorfizmlerin diyabetli hastalarda komplikasyon gelişiminde önemli rol oynadıkları gösterilmiştir.  Bu bilgilerden hareketle, bu çalışmada tip 2 diyabetli bir grup Türk hastada TNF-α (-308), IL-1β (+3953) ve IL-6 (-174) gen polimorfizmlerinin diyabet komplikasyonlarının gelişimi üzerine olası etkileri araştırılmıştır. Sonuç olarak özellikle TNF-α ve IL-1β sitokin varyantlarının hastalık ve komplikasyon gelişimi üzerine istatistiksel olarak anlamlı etki oluşturduğu görülmüştür.

6-OHDA İLE UNİLATERAL LEZYON OLUŞTURULAN SIÇANLARDA SEROTONİN, NORADRENALİN VE DOPAMİNİN MOTOR ÖĞRENME KABİLİYETİ ÜZERİNE ETKİSİ (P11)

Merve Demirbügen ¹, Hanna S Lindgren ², Emma L Lane ³ | ¹ Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara, Türkiye | ² Brain Repair Group, School of Biosciences, Cardiff University, Cardiff, Wales, UK | ³ Welsh School of Pharmacy, Cardiff University, Cardiff, Wales, UK

Parkison hastalığı, Alzheimer’dan sonra en sık görülen ikinci progresif nörodejeneratif hastalıktır. Parkinson hastalığı, substantia nigra pars compacta’da dopaminerjik nöronların kaybı ve buna bağlı olarak striatumda gelişen dopamin deplesyonu ile karakterize edilmektedir. Bu ağır dopamin kaybı, hastalarda motor ve kognitif bozukluklara neden olmaktadır. Ancak, bu nörodejenerasyon sadece nigrostriatal yolak ile sınırlı değildir, serotonerjik, noradrenerjik ve kolinenerjik sistemlerde de değişiklikler söz konusudur. Bu çalışmada, 6-hidroksidopamin (6-OHDA) ile unilateral lezyon almış sıçanlarda dopamin (DA), serotonin (5-HT) ve noradrenalinin (NA) motor öğrenme kabiliyeti üzerine etkisini araştırıldı. Bu amaçla, yanal seçim reaksiyon zamanı testi kullanılarak çeşitli parametreler ölçüldü. Yanal seçim reaksiyon zamanı testi, dokuz pencereli test kutularında motor ve non motor fonksiyonlara ait birçok parametreyi belirlemek için gerçekleştirildi. Bu teste ek olarak, merdiven testi de yapıldı. Merdiven testi, 6-OHDA ile unilateral lezyon almış sıçanların pençe kullanma ve kavrama kabiliyetini belirlemek üzere gerçekleştirildi. Sonuç olarak, yaptığımız bu çalışmada, 6-OHDA ile unilateral lezyon almış sıçanlarda, ek olarak yaratılan NA ve 5-HT deplesyonunun motor öğrenme kabiliyeti üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı gösterildi. Ayrıca, bu çalışmada ek olarak yapılan bilateral NA ve 5-HT deplesyonunun sıçanların pençe kullanma kabiliyeti üzerinde de herhangi bir etkisi olmadığı gösterildi.

AZİTROMİSİNİN KARDİYOTOKSİK ETKİLERİNİN SIÇANLARDA DEĞERLENDİRİLMESİ (P12)

Özlem Atlı, Sinem Ilgın, Hakan Altuntaş | Anadolu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Eskişehir

Azitromisin sıklıkla reçete edilen geniş spektrumlu makrolid grubu bir antibiyotiktir. Önceki çalışmalarda güvenli sayılabilecek bir toksisite profiline sahip olduğu düşünülse de azitromisin tedavisinin ani kardiyovasküler yetmezlik ilişkili ölümlere yol açtığına dair olgu sunumları ve kohort çalışmaları sonucunda kardiyotoksik etki potansiyelinin olabileceği dikkat çekmektedir. Bu noktadan hareketle çalışmamızda, 14 gün süre ile farmakolojik dozlarda (15 mg/kg - 30 mg/kg) azitromisinin sıçanlara oral olarak uygulanması sonrasında alınan EKG kayıtları ve toplanan kan örneklerinde plazma kreatin kinaz-MB (CK-MB) ve laktat dehidrogenaz (LDH) enzim seviyelerinin ölçülmesi ile azitromisin ilişkili kardiyotoksisitenin belirlenmesi amaçlanmıştır. Ek olarak tekrarlayan dozlarda azitromisin maruziyetine bağlı olarak kalp dokusunda oksidatif stres ile ilişkili parametreler incelenmiştir. Sonuçlarımıza göre, azitromisin uygulaması ile yüksek doz uygulanan grupta kontrol grubuna göre anlamlı olmak üzere plazma CK-MB ve LDH seviyeleri artmıştır. EKG kayıtları gruplar arasında karşılaştırıldığında, azitromisin tedavisi ile yine yüksek doz grubumuzda kontrol grubuna göre anlamlı olmak üzere QT intervalinin uzadığı gözlenmiştir. Ayrıca, azitromisin uygulanan gruplarda kalp glutatyon seviyelerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı belirlenmiştir. Bu veriler doğrultusunda azitromisine tekrarlayan dozlarda maruziyet sonucunda kardiyotoksik etki potansiyelinin olabileceği ve bu patolojide kalp dokusunda azitromisin ile indüklenen oksitadif stresin rol oynayabileceği düşünülmektedir.

KRONİK HİPERHOMOSİSTEİNEMİ OLUŞTURULMUŞ RATLARDA VİTAMİN C’NİN DNA HASARI, ANTİOKSİDAN SAVUNMA ve AORT HİSTOPATOLOJİSİ ÜZERİNE KORUYUCU ETKİSİ (P13)

Murat Boyacıoğlu1, Selim Sekkin1, Cavit Kum1, Deniz Korkmaz2, Funda Kıral3, Hande Sultan Yalınkılınç1, Mehmet Onur Ak1, Ferda Akar1 | 1Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Farmakoloji ve Toksikoloji AbD, Aydın | 2Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Histoloji ve Embriyoloji AbD, Aydın | 3Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Biyokimya AbD, Aydın

Serum homosistein düzeyinin artması serbest radikal üretimi ile vasküler ve kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörüdür. Bu kapsamda, hiperhomosisteinemi (hHcy) ile indüklenen oksidatif DNA hasarına karşı vitamin C’nin koruyucu etkisi araştırıldı. Ayrıca hHcy ile kalp, karaciğer ve böbrek dokularının oksidan/antioksidan parametrelerindeki ve aort dokusunda meydana gelebilecek histopatolojik değişikliklerin ortaya konması hedeflendi. Çalışmada 24 adet erkek Wistar rat kontrol, hHcy ve hHcy+vitamin C grubu olarak ayrıldı. Kronik hHcy 28 gün süreyle oral uygulanan L-metionin (1 g/kg/gün) ile sağlandı. Vitamin C belirtilen süre boyunca 150 mg/kg/gün dozda verildi. Olası DNA hasarı lenfositlerde comet assay yöntemi, oksidan/antioksidan parametrelerdeki değişiklikler ise malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH), katalaz (CAT) ve süperoksit dismutaz (SOD) analizleri ile belirlendi. Diğer gruplarla karşılaştırıldığında hHcy grubunda DNA kuyruk yoğunluğu (%) ve kuyruk momentininin arttığı (P<0.001), vitamin C grubunda GSH düzeyi ile CAT ve SOD aktivitelerinin arttığı ve MDA düzeyinin azaldığı belirlendi (P<0.05). Aort çapı ve elasitk lamina kalınlığının ise hHcy+vitamin C grubunda azaldığı görüldü (P<0.05). Sonuç olarak, hHcy’nin neden olduğu primer DNA hasarının değerlendirilmesinde comet assay önemli bir yöntem olarak kullanılabilir. Biyokimyasal parametrelerdeki değişiklikler ışığında hHcy’nin neden olduğu endotel disfonksiyonunun önlenmesinde ve histopatolojik bulgular kapsamında hHcy’nin olumsuz etkilerinin azaltılmasında vitamin C’nin önemli bir etkiye sahip olabileceği belirlendi.

AROCLOR 1254’E MARUZ KALAN VE FARKLI SELENYUM STATÜSÜNE SAHİP SIÇANLARDA SPERM PARAMETRELERİNİN VE SEKS HORMONLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ (P14)

Pınar Erkekoğlu1, N. Dilara Zeybek2, Sevtap Aydın1, Alı Aşçı1,3, Aylın Balcı1, Ünzile Yaman1, Murat Kızılgün4, Esin Aşan2, Nurşen Başaran1, Belma Koçer-Gümüşel1,* | 1Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, 06100 Ankara | 2Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı, 06100 Ankara | 3Atatürk Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Erzurum | 4Dışkapı Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Hematoloji ve Onkoloji Eğitim Hastanesi, Ankara

Poliklorlu bifeniller (PCB’ler) endüstride pek çok alanda kullanılmaktadır. Aroklor 1254, PCB’ler içinde önemli bir grubu oluşturan Aroklorların sıklıkla kullanılan bir türevidir. Deney hayvanlarında Aroklor 1254’ün üreme toksisitesinin olduğu gösterilmiştir. Dünya genelinde yetersiz selenyum alımı ve selenyumun testiküler fonksiyonlar için gerekliliği dikkate alınarak tasarlanan bu çalışmada, Aroklor 1254’ün selenyum eksikliği olan ve selenyum suplementasyonu yapılan Sprague-Dawley erkek sıçanlarda sperm parametreleri üzerine etkisi incelenmiştir. Selenyum eksikliği 3-haftalık sıçanlar 0.05 mg selenyum/kg içeren diyetle 5 hafta boyu beslenerek oluşturulmuştur. Suplementasyon grubu ise 1 mg selenyum/kg içeren diyetle beslenmiştir. Aroklor 1254 grubuna son 15 gün 10 mg/kg Aroklor 1254 oral gavajla uygulanmıştır. Çalışmanın sonunda hem testis (%29), hem rölatif testis ağırlığının (%20) Aroklor 1254 grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı belirlenmiştir. Sperm sayısının (%50) ve sperm motilitesinin (%40) de Aroklor 1254 uygulanan sıçanlarda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde azaldığı görülmüştür. Aroklor 1254’ün bu etkilerinin selenyum eksikliği olan sıçanlarda daha belirgin olarak görüldüğü, selenyum suplementasyonunun ise bu etkilere karşı koruyucu olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, Aroklor 1254 uygulanan sıçanların plazma testosteron düzeyleri kontrol grubuna oranla anlamlı ölçüde (%30) azalmıştır. Selenyum eksikliği ile birlikte Aroklor 1254 uygulaması ise plazma estradiol düzeylerinde istatistiksel olarak önemli düzeyde azalmaya (%25) neden olmuştur. Aroklor 1254’ün östrojenik etkiden çok anti-androjenik etki gösterdiği belirlenmiştir.

ICP-OES ANALYSİS OF A SERİES OF METALS (NAMELY: MG, CO, PB, CR, Nİ, FE, CU, ZN AND CD) İN BLACK AND GREEN OLİVE SAMPLES FROM AYDIN, TURKEY (P15)

Serdal Öğüt | Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Yüksekokul, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Yaşlı Sağlığı Anabilim Dalı

Hundred and five black and green table olive samples from the Aydın, Turkey were analyzed. The concentration of Zn, Pb, Cd, Fe, Cu, As, Co, Sn and Mg were measured by inductively coupled plasma optical emission spectroscopy (ICP-OES). While the most concentrated element was Zn (103.24 ± 4.09 mg/kg), Fe (2.45 ± 0.18 mg/kg), Mg (138.24 ± 6.35 mg/kg) had the lowest concentration in tested olive samples. The levels of the nine metals studied are within safe limits. The data here obtained will be valuable in complementing available food composition data, and estimating dietary intakes of heavy metals in Turkey. The metals Mg, Fe, Zn presented significant differences (p < 0.05) in content between two types, hence processing method, brand and packing material must influence their content.

PREMATÜR TELARJLI VE PUBERTE PREKOKSLU KIZ ÇOCUKLARINDA İDRAR ZEARALENON DÜZEYLERİNİN BELİRLENMESİ (P16)

Ali Aşçi1,2, Erdem Durmaz3, Pinar Erkekoğlu1, Duygu Pasli1, İffet Bircan3, Belma Kocer- Gümüşel1,* | 1Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, 06100 Ankara | 2Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Pediatrik Endokrinoloji Anabilim Dalı, 06100 Ankara | 3Atatürk Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Erzurum

Zearalenonlar (ZEN’ler) Fusarium türlerinin sekonder östrojenik metaboliti olarak poliketid yolağında sentezlenir. ZEN bir non-steroidal östrojen veya bir mikoöstrojen olarak sınıflandırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, kız çocuklarında erken seksüel gelişim oranı %1 olduğu bildirilen Akdeniz Bölgesi’nde yaşayan prematür telarjlı (PT, n=28; ortalama yaş: 6.86 ±0.95) ve puberte prekokslu (PP, n=25; ortalama yaş: 6.97 ±0.87)  kız çocuklarda idrar ZEN miktarlarını tayin etmek, kontrol grubu ile (n=25; ortalama yaş: 6.45 ±1) karşılaştırmalı olarak değerlendirmek ve prematür seksüel gelişim için mikotoksin temasının bir etken olup olmadığını araştırmaktır. İdrar ZEN düzeyleri “ZEN ELISA kiti” ile ölçülmüştür ve sonuçlar pg ZEN/g kreatinin olarak verilmiştir. ZEN düzeyleri tüm örneklerin %81’inde tayin edilebilir düzeyde bulunmuştur. PT grubunda ZEN düzeyleri (191.98±43.62 pg/g kreatinin) kontrol grubunun (103.63±14.38 pg/g kreatinin) ~2 katı, PP grubunda (288.92±56.18 pg/g kreatinin) ise ~2.8 katı yüksek olarak gözlenmiştir. PT grubunda görülen yüksek standart sapma nedeniyle bu değişim kontrol grubuna anlamlı olarak gözlenmemiştir (p=0.07); ancak artış PP grubunda istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). İdrar ZEN düzeyleri ile vücut kitle indeksi (BMI) ve seks hormonları arasında anlamlı korelasyonlar belirlenmemiştir. Sunulan bu çalışma bilgimiz dahilinde Türk kız çocuklarında idrar ZEN düzeylerini belirleyen ilk çalışmadır. ZEN temasının PT ve PP’de hastalığın etiyolojisine katkıda bulunduğu söylenebilir; ancak bu konuda daha fazla veriye ihtiyaç vardır.

PLATİN BAZLI KEMOTERAPİ ALAN AKCİĞER KANSERLİ HASTALARDA GLUTATİON S-TRANSFERAZ İZOZİMLERİ İLE ALKOL VE SİGARA KULLANIMININ TEDAVİ YANITINA ETKİSİ (P17)

Celalettin Semih Kunak, Ahmet Oğuz Ada, Figen Hançer, Meral Gülhan, Sibel Alpar, Metin Özsoy, Soner Çankaya, Mümtaz İşcan | Ordu Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı, Ordu

Akciğer kanser hücrelerinin özellikle platin bileşiklerine karşı kemorezistansında çeşitli faktörler rol oynamaktadır. Bunlardan birisi de glutatyon s-transferazlar (GST)’ dır. GST’lerdeki bazı polimorfizmler enzim aktivitesinin, kemoterapiye duyarlığının değişmesine neden olabilmektedir. Araştırmamızda Ankara Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Merkezi'nde tedavi altında bulunan 113 adet III. ve IV. evre primer akciğer kanserli ve platin bazlı tedavi gören hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan “küçük hücreli olmayan akciğer kanserli” 81 hastadan 68’inin ve “küçük hücreli akciğer kanserli” 32 hastadan 16’sının tedaviye yanıt vermediği görülmüş; GST alt ailelerinden GSTM1, GSTT1 ve GSTP1 gen polimorfizmleri ile etil alkol kullanımı ve sigara kullanımı arasındaki ilişkinin kemoterapiye yanıtları etkisi araştırılmıştır. Kemoterapiye yanıt veren ve vermeyen genotiplerin yaş, cinsiyet ve hastalığın evresi ile anlamlı bir ilişkilerinin olmadığı bulunmuştur. Tedavi yanıtları klinikte radyolojik olarak DSÖ kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; platin bazlı kemoterapi alan akciğer kanserli hastalarda glutation s-transferaz enziminin GSTM1, GSTT1 ve GSTP1 izozimleri ile etil alkol alımı ve sigara kullanımının tedavi yanıtına etkisi arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmamış olmakla beraber, tedavi yanıtı açısından GSTP1 Exon 6 geninin wild type olmasının, alkol kullanımının düşük veya az olmasının, sigara kullanımının yok veya az olmasının risk faktörünü düşürdüğü görülmüştür.

SİNAPİK ASİTİN İN-VİTRO SİTOTOKSİK ETKİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ (P18)

Hassan Hameed1, Sevtap Aydın1, Nurşen Başaran1, A.Ahmet Başaran2 | 1Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, 06100, Sıhhiye, Ankara | 2Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmakognozi Anabilim Dalı, 06100, Sıhhiye, Ankara

Sinapik asit (SA) (3,5-dimethoxy-4-hydroxycinnamic acid) bitkisel kaynaklı gıda ve içeceklerde yaygın bulunur. Pek çok meyve (elma, vişne, çilek, kivi ve erik gibi), sebze (acı marul, patates, enginar) ve Batı diyetinde ana kafein kaynağı olan otlarda  (Ilex paraguariensis ve Achyrocline satureioides) bulunmaktadır. SA’in antimikrobiyal, antiinflammatuvar, antioksidan, antimutajenik ve antikarsinojenik gibi pek çok farmakolojik özelliklere sahip olduğu ileri sürülmektedir, ancak bu konudaki veriler sınırlıdır. SA’nın sitotoksik etkileri hakkındaki veriler yetersiz olduğu için, bu çalışmada SA’nın V79 ve HeLa gibi farklı hücre hatlarında sitotoksik özelliklerini MTT testi ile incelemek amaçlanmıştır. Çalışmamızda SA’in V79 hücre hatlarında IC50 değerinin 8658 μM ve HeLa hücre hatlarında IC50 değerinin 12033 μM olarak belirlenmiştir.  SA’in pek çok istenen farmakolojik özelliklerinin yanı sıra sitotoksik özelliklerinin de göz ardı edilememesi gerekmektedir. Toksik etkilerinin ortaya çıkarılması için daha ileri in-vitro ve in-vivo çalışmalara ihtiyaç vardır.

APİGENİN VE AMENTOFLAVONUN AROMATAZ AKTİVİTESİ ÜZERİNE ETKİSİNİN İN VİTRO VE İN SİLİCO YÖNTEMLERLE DEĞERLENDİRİLMESİ (P19)

Senem Ozcan1, Atilla Akdemir2, Hande Gurer-Orhan1 | 1Ege Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, F.Toksikoloji A.D. 35100, Izmir. | 2 Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmakoloji A.D 34093, İstanbul.

Doğal hormonları taklit edebilen, onların reseptörlerini aktive ya da inhibe edebilen sentetik ya da doğal kimyasallar endokrin bozucular (EB) olarak adlandırılmaktadır. Bunlar arasında östrojenik etkiye sahip bitkisel kaynaklı bileşikler ise fitoöstrojenler olarak adlandırılmaktadır. Önceki çalışmalarımızda ülkemiz piyasasında yer alan, güvenli ve yararlı olduğu düşünülerek denetimsizce tüketilen bazı bitkisel çayların ve bitkisel gıda destek ürünlerinin potansiyel endokrin bozucu etkinliği araştırılmıştır. Bulgularımıza göre bazı ürünler östrojen reseptörüne in vitro olarak bağlanmaksızın östrojenik etki göstererek hücre proliferasyonuna neden olmuşlardır. Elde edilen verilerin ışığında bu ürünlerin Selektif Östrojen Enzim Modülatörü (SEEM) etki aracılıklı endokrin bozucular olabileceği düşünülmüştür. Bu nedenle söz konusu ürünlerin östradiol sentezinde yer alan CYP19 (aromataz) enzim aktivitesi üzerine etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla St. John’s Wort ve Tribulus Terrestris gibi ürünlerin içeriğinde yer alan apigenin ve amentoflavonun aromataz aktivitesi üzerine etkileri enziminin floresans substratı olan 7-metoksi-4-triflorometil kumarinin kullanıldığı 96 kuyucuklu plaka formatında yüksek hızlı tarama testi ile araştırılmıştır. Hızlı tarama testi ile elde edilen sonuçlara göre apigeninin 3,7 µM konsantrasyonda amentoflavonun ise 33,33 µM konsantrasyonda aromataz aktivitesini inhibe etmeye başladığı gözlenmiştir. Elde edilen veriler ışığında apigeninin ve amentoflavonun IC50 değerleri saptanmıştır. Ayrıca apigenin ve amentoflavonun aromataz üzerine etkisinin bilgisayar temelli modelleme (in silico) ile öngörülebilirliği ve enzime bağlanma şekli ve bağlanma ilişkileri de araştırılmıştır. İn silico modelleme ile elde edilen sonuçlar da biyolojik aktivite bulgumuzu desteklemekte olup amentoflavon ve apigeninin aromataz inhibitörü olabileceklerini doğrular niteliktedir.

Bu çalışma Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumunun (TÜBİTAK) 112S375 No’lu projesi ve kısmi olarak da Ege Üniversitesi Araştırma Destek Projeleri 7.102.2013.0001 No’lu projesi ile desteklenmiştir.

RADYOAKTİF OLMAYAN LOKAL LENF DÜĞÜMÜ(LLNA-BrdU ELISA) YÖNTEMİ KULLANILARAK ALERJİK POTANSİYELLERİ OLAN KİMYASALLARIN İRRİTAN KİMYASALLARLA FARKLILIKLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ (20)

Seren Arancıoğlu1, Özge Cemiloğlu Ülker2, Asuman Karakaya2 | 1Konya Kulu Devlet Hastanesi, Kulu, Konya, Türkiye | 2Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara, Türkiye

Modern yaşamın gerekliliği ile kullanılan kimyasalların artan miktarlarının yarattığı sağlık risklerinin saptanması, yapılan toksisite testleriyle mümkündür. Bu kimyasalların alerji potansiyellerinin irritan maddelerden ayırt edilebilmesinde güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Günümüzde ECVAM (Avrupa Birliği Alternatif Metodlar Validasyon Merkezi) tarafından alternatif yöntemler arasında kabul edilen, kimyasalların alerji potansiyellerinin saptanmasında kullanılan bir hayvan test metodu olan Standart Radyoaktif LLNA, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı’nda başta radyoaktivite ve hayvan refahı olmak üzere bazı dezavantajları minimize edilerek modifiye edildi (Ulker ve ark., 2011,2013). 3R (reducement, refinement, replacement) prensibine uygun bir prosedüre sahip, geliştirilen radyoaktif olmayan LLNA yöntemiyle kimyasalların alerji potansiyellerinin irritan maddelerden ayrılması için çeşitli sonuç noktalarının (stimülasyon indeksi, ayrım indeksi ve sitokin düzeyleri) incelenmesi amaçlandı. Bu çalışmada, farklı konsantrasyonlarda hazırlanmış alerjik kimyasallar olan DNCB, öjenol ve izoöjenol ile irritan kimyasallar olan SLS ve kroton yağı 3 gün boyunca herbir farenin kulak arkasına uygulandı. Farelerin lenf düğümleri ağırlıkları, lenf düğümü hücre sayıları, %kulak kalınlıkları değişimi ve lenf düğümü hücre proliferayonu (SI) hesaplandı. Salınan sitokinler içerisinde IL-1, IL-2, IL-4, IL-5, IFN-γ ve TNF- α düzeylerine bakıldı. Hem alerjik hem irritan kimyasalların yüksek dozlarında lenf düğümü ağırlıkları ve hücre sayılarında artış gözlendi. Hücre proliferasyonu sonuçlarına göre irritant kimyasallar için SI değerinde 3 kat artış görülmezken alerjik kimyasallarda 3 kat artış gözlendi. Sonuç olarak sitokin analizleri ile irritan kontakt dermatit ve alerjik kontakt dermatitte salınan sitokinlerden IL-2, IL-4, IL-5 ve IFN-γ düzeylerinde büyük farklılıklar olduğu neticesine varıldı.

BORİK ASİTİN OKSİDATİF DNA HASARI ÜZERİNDEKİ KORUYUCU ETKİSİNİN HÜCRE KÜLTÜRÜNDE ARAŞTIRILMASI (P21)

Sezen Yılmaz, Aylin Üstündağ, Özge Cemiloğlu Ülker, Yalçın Duydu | Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, 06100 Tandoğan, Ankara

Bor bitkiler için esansiyel olduğu kanıtlanan; sağlık, bilim ve tarım için önemli bir mineraldir. İnsanlar için de esansiyel olduğunu gösteren çalışma sonuçları bulunmaktadır. Ancak bu görüşün kanıtlanabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Sahip olduğu çok çeşitli yararlı etkilere rağmen, borik asit ve sodyum boratlar CLP (Sınıflandırma, Etiketleme ve Paketleme) tüzüğüne göre üreme üzerine toksik etkili bileşikler (Kategori 1B, H360DF) olarak sınıflandırılmışlardır. Bu sınıflandırma hayvanlardaki deneysel çalışma sonuçlarını temel alarak yapılmıştır. Yürütülen çalışmalar sonucunda sıçanlarda gözlenen kritik toksik etki fetüste kilo kaybı şeklinde görülmekte olup NOAEL değeri 9.6 mg/kg/gündür. Yapmış olduğumuz bu çalışmanın amacı V79 hücrelerinde oksidatif DNA hasarına karşı borik asitin koruyucu bir etkiye sahip olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmamız kapsamında test edilmiş olan borik asit konsantrasyonları epidemiyolojik çalışmalarda tespit edilen kan konsantrasyonları temel alınarak seçilmiştir. Dolayısıyla test edilen borik asit konsantrasyonları insanların günlük yaşamda maruz kalabilecekleri gerçekçi seviyeleri yansıtmaktadır. Elde ettiğimiz veriler, borik asit ön-maruziyeti uygulanmış V79 hücrelerinde H2O2’in oluşturduğu oksidatif DNA hasarının anlamlı bir şekilde azaldığını göstermektedir. Bu bilgilerden yola çıkılarak farklı konsantrasyonlarda (5 μM, 10 μM, 50 μM, 100 μM ve 200 μM) uygulanan borik asitin V79 hücrelerinde oksidatif DNA hasarına karşı koruyucu bir etkiye sahip olduğu kanısına varılmaktadır.

Geranium tuberosum subsp. tuberosum BİTKİSİNDEN EKSTRE EDİLEN MADDELERİN ANTİHEMOLİTİK VE ANTİOKSİDAN AKTİVİTELERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ. (P22)

Suna Sabuncuoğlu1, Didem Şöhretoğlu2 | 1Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara 2Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmakognozi Anabilim Dalı, Ankara

Türkiye’de yetişen 33 farklı türde Geranium bitkisi bulunmaktadır. Fenolik bileşiklerce zengin olan bu türler, farklı tıbbi amaçla kullanımlarının yanında gıda olarak da tüketilmektedir. Bu çalışmada, Geranium tuberasum L. subsp. tuberosum bitkisinden elde edilen etil asetat, n-butanol, metanol ve su ekstrelerinin antioksidan ve antihemolitik aktiviteleri in vitro olarak değerlendirilmiştir. Bu amaçla, in vitro olarak ekstrelerle inkübe edilen eritrositlerde, hidrojen peroksite karşı antioksidan etkilerinin test edilmesi amacıyla kinetik olarak katalaz (CAT) ve süperoksit dismutaz (SOD) antioksidan enzim aktivitelerindeki değişimler tespit edilmiştir. Pozitif kontrol olarak, güçlü bir antioksidan olan askorbik asit kullanılmıştır. Ayrıca, yine hidrojen peroksitle indüklenen oksidatif strese karşı ekstrelerin koruyucu etkileri redükte glutatyon (GSH) düzeylerinde meydana gelen değişimlerin yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile ölçülmesiyle tespit edilmiştir. Antihemolitik aktivitenin göstergesi olarak, eritrositlerde hidrojen peroksitle oluşturulan hemolize karşı, ekstrelerin önleyici etkileri, oluşan hemoliz düzeyinin spektrofotometrik olarak ölçülmesiyle saptanmıştır. Bunlara ek olarak, bitkinin total fenolik bileşik miktarı da spektrofotometrik olarak ölçülmüştür. Analizler neticesinde, tüm ekstrelerin antioksidan özellikte olduğu, SOD ve CAT aktiviteleri ile GSH düzeylerinde hidrojen peroksitle oluşan azalmayı önledikleri gösterilmiştir. Buna karşın, metanol ekstresi haricinde, diğer ekstrelerde antihemolitik aktivite gözlenmemiştir. Sonuç olarak, söz konusu bitkiden elde edilen ekstrelerin 100 µg/ml’ye kadar sitotoksik etki göstermedikleri, güçlü birer doğal antioksidan oldukları belirlenmiştir.

PARASETAMOL VE N-ASETİLSİSTEİNİN KOMBİNE KULLANIMININ PARASETAMOL TOKSİSİTESİNE ETKİSİNİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ (P23)

Şükran Özdatlı1, Yüksel Behzetoğlu1, Hande Sipahi1, Mohammad Charehsaz1, Gülengül Duman2, Ahmet Aydın1 | 1Yeditepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, İstanbul, Türkiye. | 2Yeditepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji Anabilim Dalı, İstanbul, Türkiye.

Parasetamol (APAP) ile indüklenen karaciğer hasarının tedavisinde N-asetilsistein (NAC) kullanılmaktadır. Bu çalışmada, NAC ve APAP’ın eş zamanlı olarak uygulanmasının APAP toksisitesine karşı koruyucu etkisi, Wistar Albino sıçanlarda oksidatif stres ve inflamasyon parametleri ölçülerek araştırılmıştır. Bu amaçla, sıçanlara 5 gün boyunca dimetilsülfoksit (DMSO) (kontrol grubu), 50 mg/kg APAP tek başına ve 50 mg/kg APAP+100 mg/kg NAC intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Uygulama sonrası plazmada tümor nekroz faktör alfa (TNF-α), interlökin-2 (IL-2), interlökin-6 (IL-6) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri; karaciğer ve böbrek homojenatında ise glutayon peroksidaz (GSH-Px), katalaz (CAT) ve süperoksit dismutaz (SOD) aktiviteleri ölçülmüştür.  Sonuç olarak; APAP tek başına verildiğinde karaciğer ve böbreğin MDA düzeyinde artışa neden olmuştur. APAP, NAC ile kombine olarak verildiğinde SOD aktivitesinde artışa neden olmuştur. Bu çalışma ışığında, APAP ve NAC kombinasyonunun, APAP’ın indüklediği hepatotoksisite ve nefrotoksisite açısından koruyucu olabileceği ve bu kombinasyonun ilaç formülasyonlarında kullanılabileceği düşünülmektedir. Ancak bu konuda daha ileri araştırmalar gerekmektedir.

TÜRKİYE'DE PAZARLANAN SAÇ BAKIM ÜRÜNLERİNDEKİ KADMİYUM, KURŞUN VE NİKEL DÜZEYLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ (P24)

Feyza Kelleci1, Ipek Sonmez1, Hande Sipahi1, Mohammad Charehsaz1, Buğra Soykut2, Onur Erdem2, Ahmet Aydin1 | 1Yeditepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, İstanbul, Türkiye. | 2Gülhane Askeri Tıp Akademisi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara, Türkiye.

Metal kontaminasyonu, gıdalar, içme suları, solunum havası, kozmetik ürünler gibi tüketim ürünlerinde en yaygın olarak görünen kontaminasyon türlerinden biridir. Bu çalışmada, Türkiye piyasasında satılan 105 adet saç bakım ürününün metal içeriği atomik absorpsiyon spektrometresi kullanılarak incelenmiştir. Çalışma sonucunda, örneklerin % 40’ında kadmiyum (Cd), % 21.91’inde kurşun (Pb) ve % 94.29’unda nikel (Ni) tespit edilmiştir. En yüksek Cd düzeyleri bitkisel bazlı şampuanda saptanırken, en yüksek Pb bir saç kreminde bulunmuştur. En yüksek Ni düzeyi, saç şekillendirici numunelerde tespit edilmiştir. Genel sonuçlar Kanada ve Almanya yönetmeliklerindeki limitlerin altında bulunmuştur. Ancak, Avrupa Konseyi Direktifi ve Türk Kozmetik Mevzuatına göre, kozmetiklerde herhangi bir miktarda Cd, Pb ve Ni bulunmaması gerekmektedir. Ayrıca incelenen numunelerin % 17,1’inin Ni içeriği alerjik kontakt dermatit açısından limitlerin üzerinde bulunmuştur. Bu toksik metallerin vücutta biriktiği ve uzun süreli kullanımının insan sağlığı açısından tehdit oluşturabileceği bilinmektedir. Bu nedenle, piyasa ürünleri düzenli olarak izlenmeli ve bu ürünler özellikle çocuklar gibi duyarlı gruplar için güvenlik açısından dikkate alınmalıdır.

CYP2D6 GENETİK POLİMORFİZMİN ADVERS İLAÇ REAKSYONLARIN OLUŞUMUNDAKİ ETKİSİ (P25)

Zuhal Uçkun, Nevcihan Tekin | Mersin Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Yenişehir, MERSİN

Advers ilaç reaksiyonları (AİR) tüm dünyada ilaç kullanan hastalar arasında önemli bir klinik sorundur. AİR yatış, morbidite ve mortalitenin yaygın nedenlerindendir. AİR’lerin çoğu özellikle doza bağlı olan AİR’ler önlenebilir özelliktedir. AİR’ler çoğunlukla ilaç metabolizmasının bozulması sonucu oluşur. Bu bozulma genellikle ilaç metabolize edici enzimleri kodlayan genlerdeki mutasyonlardan kaynaklanmaktadır. İlaç metabolize edici enzimlerdeki önemli polimofizmlerin genotiplenmesi önceden tedavinin yetersiz oluşunu ve AİR’leri öngörmeyi, dolayısıyla tedavinin başlangıcında ilaç seçimini ve dozunu optimize etmeyi, pek çok advers etkilerden kaçınmayı ve sağlık giderlerini azaltmayı sağlar. Son yıllarda, AİR’ının patogenezinde önemli rol oynayan CYP450 enzimlerin genetik polimorfizmleri üzerinde durulmuştur. CYP450 enzimleri arasında önemli bir yeri olan ve polimorfik özellik gösteren CYP2D6 enzimini kodlayan CYP2D6 genindeki varyasyonlar ile AİR arasındaki önemli bir bağlantı saptanmıştır. CYP2D6 genindeki mutasyonlar sonucu dört fenotip oluşmaktadır. Bunlar  ultra hızlı metabolizer (UM) (CYP2D6XN), normal metabolizer (NM) (CYP2D6 *2, *33, *35),  yavaş metabolizer (PM) (CYP2D6 *3, *4, *5 ve *6) ve orta hızlı metabolizer (IM) (CYP2D6*9, *10, *17, *36, *41) dir. UM’lerce alınan ilaçlar hızlıca metabolize olacağından, ilaç terapötik düzeye ulaşamaz. Bunun sonucunda ilacın istenen/beklenen etkisi görülmeyebilir. İlacın dozunun artırılması gerekmektedir. Öte yandan, PM’lerce alınan ilaçlar çok yavaş veya hiç metabolize olamayacağından dolayı plazma konsantrasyonları oldukça yüksektir. Bu tip hastalarda AİR sık görülür, ciddi AİR’ler gözlenir. İlaç dozunun düşürülmesi gerekir. Bundan dolayı, orta-şiddetli AİR’lerden sakınmak için hastaların fenotipine uygun olarak ilaçların verilmesi önerilir.

YENİ SENTEZLENEN İNDOL TÜREVİ BİLEŞİKLERİN in vitro SİTOTOKSİK VE ANTİOKSİDAN ETKİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ (P26)

Merve Nenni1, Elif İnce1, Hanif Shirinzade2, Sibel Süzen2, Hande Gurer-Orhan1 | 1Ege Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, F.Toksikoloji A.D. 35100, İzmir. | 2 Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, F.Kimya A.D. 06100, Ankara.

N-asetil-5-metoksitriptamin (melatonin) pineal bezden salgılanan indolamin yapısında endojen bir hormondur. Melatoninin, hipotalamus-hipofiz-gonadlar sistemi üzerine inhibitör bir etkiye sahip olduğu, endokrin dışı etkisi olarak da güçlü bir radikal süpürücü ve antioksidan olduğu bilinmektedir. Hem yağda hem de suda çözünebilir olması sebebiyle melatoninin vücudun her kompartımanında bulunabilmesi antioksidan olarak değerini artırmaktadır. Bu çalışmada yeni sentezlenen indol türevi melatonin analoglarının in vitro CHO hücrelerinde antioksidan ve sitotoksisik etki potansiyeli araştırılmıştır. Bu amaçla sentezlenen yeni indol türevlerinin sitotoksik etkileri hem membran hasarı (LDH enzim salınımı) hem de mitokondriyel aktivite (MTT) ölçülerek değerlendirilmiştir. Antioksidan aktiviteleri ise hidrojen peroksit ile indüklenen DCFH (5-(-6)-klorometil-2’,7’-diklorodihidro-floresin diasetat) oksidasyon modeli kullanılarak araştırılmıştır. Sonuç olarak yeni sentezlenen indol türevlerinin epitel hücreleri üzerinde membran hasarına ve mitokondriyel aktivitede azalmaya neden olmadıkları, dolayısı ile hücre canlılığı üzerinde istenmeyen etkileri olmadığı belirlenmiştir. Sentezlenen moleküllerin hidrojen peroksit ile indüklenen oksidasyon modelinde DCFH oksidasyonunu farklı oranlarda önledikleri ve melatoninin aynı konsantrasyonlarındaki etkisine kıyasla daha güçlü antioksidan etkiye sahip oldukları gözlenmiştir.

Bu çalışma Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumunun (TÜBİTAK) 112S599 No’lu projesi ile desteklenmiştir. Çalışma TÜBİTAK 108S202 numaralı proje desteği ile kurulmuş hücre kültürü laboratuarında gerçekleştirilmiştir.

CİNNAMOMUM CASSİA KABUĞU SU EKSTRESİNİN SİTOTOKSİK VE GENOTOKSİK POTANSİYELİNİN ARAŞTIRILMASI (P27)

Sumru Sözer Karadağlı, Börte Ağrap, Ferzan Lermioğlu Erciyas | Ege Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, F.Toksikoloji A.D. 35100, İzmir.

Son zamanlarda, tarçın ile ilgili çalışmalar zengin polifenol içeriğine bağlı antioksidan aktivitesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Polifenollerin aynı zamanda pro-oksidan olarak hareket ettikleri ve DNA’da oksidatif zincir kırıklarına neden oldukları bildirilmiştir. Bu çalışmada Cinnamomum cassia su ekstresinin insan periferal kan lenfositlerindeki sitotoksik ve genotoksik potansiyelini araştırdık.

Cinnamomum cassia su ekstresi, toz haline getirilmiş tarçın kabuğunun ultra saf suda 72 saat maserasyonu ile hazırlandı. Ekstrenin lenfositlerdeki sitotoksik etkisi WST-1 yöntemi ile araştırıldı. Ekstrenin DNA’da hasar oluşturucu potansiyelini değerlendirmek için alkali Komet yöntemi uygulandı. DNA hasarı kuyruk DNA yüzdesi ve kuyruk momenti şeklinde ifade edildi.

Lenfositlerin canlılığı ekstre ile 24 saat muamele sonrası konsantrasyona bağımlı olarak azaldı. Ekstre ≥400 µg/ml konsantrasyonlarda negatif kontrole göre anlamlı düzeyde DNA hasarına neden oldu.

Çalışma sonuçlarımız Cinnamomum cassia kabuğu su ekstresinin in vitro olarak sitotoksik ve genotoksik etki potansiyelini göstermektedir. Ekstrenin özellikle yüksek dozlarda ya da uzun süreli kullanımında güvenliliği açısından bu bulgu önemli görünmektedir ve bu nedenle in vivo çalışmalarla aydınlatılmalıdır.