ENDOKRİN BOZUCU BİLEŞİKLER VE ANALİZLERİ (K6)

Hande Gürer-Orhan | Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. )

1990’lardan bu yana endokrin bozucu (EB) kimyasalların çevredeki canlılar ve insanlar üzerindeki olumsuz sağlık etkileri konusunda yoğun olarak çalışılmaktadır. Bilim çevrelerinde olduğu kadar halk arasında da büyük tartışmalara neden olan endokrin bozucular konusunda farkındalık artmakla birlikte endişeler de halen sürmektedir. EB’ların insan ve çevre sağlığı üzerine toksik etkilerinin öngörülebilmesi ve önlem alınabilmesi için (toksikolojik risk değerlendirmesi ve risk yönetimi) öncelikle endokrin bozucu etkiye sahip maddelerin belirlenmesi, bu maddelere maruziyet kaynaklarının ve maruziyet düzeylerinin de bilinmesi gerekmektedir.  Bu kurs kapsamında güncel olaylardan örnekler verilerek endokrin bozucuların önemi vurgulandıktan sonra endokrin bozucuların saptanması ve yasal olarak düzenlenmesi için çeşitli ulusal ve uluslar arası kuruluş tarafından önerilen test stratejileri aktarılacaktır. Ardından da dünyada kullanılmakta olan regülasyon amacı ile valide edilmiş ya da araştırma amaçlı kullanılan ancak valide edilmemiş “endokrin bozucu tarama/belirleme testleri” konusunda da genel bilgiler verilecektir.

KİMYASALLARIN NEDEN OLDUĞU HASTALIKLARIN GELİŞİMİ VE TEDAVİSİNDE GENETİK FARKLILIKLARIN ÖNEMİ VE ANALİZİ (K7)

Sinan Süzen | Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. )

Kimyasallara maruziyet sonucu gelişen hastalıklar özellikle mesleki hastalıklarda kimyasalın toksisite potansiyeli ve özelliğine bağlı olarak belirgin bir şekilde ortaya konmuştur. Çevresel kimyasallara maruziyet sonucu gelişen hastalıklarda değerlendirme ise daha ayrıntılı ve karmaşık bir mekanizmanın varlığını göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü, çevresel hastalıkların % 24’ünün bu tip maddelere maruziyet ile geliştiğini tahmin etmektedir. Çevresel kimyasallara maruziyet ile kanser, nörolojik ve nörodejeneratif hastalıklar, metabolik hastalıklar, üreme ve gelişimsel hastalıklar ve endokrin hastalıklarını da içine alan geniş bir hastalık grubu ile ilişki bulunmaktadır. İnsan genom projesinin tamamlanması ve moleküler toksikoloji yöntemlerinin gelişmesi ile beraber bu tip hastalıkların gelişiminde bireyler arasındaki genetik farklılıkların (GF) rolü hakkında daha çok bilgiye sahip olunmaya başlanmıştır. Özellikle kanser gibi kompleks hastalıkların oluşumunda ve tedavisinde toksisite oluşumu ile tedavi yanıtında her iki sonucu etkileyen bir çok faktör ile beraber GF’ın da önemi ortaya konmuştur. İki bölümden oluşan bu kursun ilk kısmında kimyasal maruziyet ile hastalık gelişiminde ve tedavisinde GF rolü açıklanacaktır. Kursun ikinci bölümünde ise GF analizleri hakkında bilgi verilecektir.

BİYOBENZER İLAÇLARDA TOKSİSİTE SORUNLARI (S1)

Semra Şardaş | Marmara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, İstanbul

Ülkemizde 2000 dolayında kimyasal ilaç molekülü piyasada bulunmaktadır. Keşfedilen yeni ilaç kimyasallarının sayısı azalmaktadır. Buna karşın, biyoteknolojiye dayalı ilaçların sayısı henüz mevcut kimyasalların %10’u düzeyinde olmasına rağmen, gelecekte bu sayının daha yüksek bir seviyeye ulaşması mümkün görülmektedir, zira son yıllarda pazara verilen ilaçların %20’si biyoteknoloji ürünleridir. Biyoteknolojik ürünler, canlı organizmalar ve biyolojik prosesler kullanılarak üretilen ilaçlardır Etken maddesi niteliğinin ve kalitesinin belirlenmesi için imalat süreci ve kontrolü ile birlikte fizikokimsayal biyolojik testler kombinasyonu gerektiren ve biyolojik bir kaynaktan imal edilmiş ya da esktre edilmiş ürünlerdir. Biyolojik ilaçların yaklaşık 2/3’ü rekombinant proteinler, 1/3’ü ise antikorlardır. Biyolojik ilaçların piyasa büyüklüğü, 2000 - 2010 döneminde 3 katına çıkmıştır. Günümüzde biyolojik ilaçlar kanser, hematolojik hastalıklar ve endokrin hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır ve endüstri raporlarına bakıldığında, önümüzdeki yıllarda bu ilaç pazarının her yıl ortalama %12-15 oranında büyüyeceği tahmin edilmektedir. 2010 yılında dünya çapında 830 milyar ABD doları olan tüm ilaç satışları içinde dünya ilaç piyasasının %14’ünü oluşturan biyolojik ilaçların satışları 116 milyar ABD dolarıdır. Türkiye ilaç sektöründe henüz biyoteknolojik üretim gerçekleşmemiştir. İnnovasyon ürünü olan biyolojik ilacın patent süresi ve veri koruma süresi bittikten sonra hukuki olarak, bilimsel koşullara uygun, aynı özelliğe sahip eşdeğerleri ise biyobenzerler olarak adlandırılır. Ruhsatlı biyolojik referans bir ilaca benzerlik gösterir. Biyobenzer ürünlerin etkin maddeleri, ilgili biyolojik referans ilaçların benzeridir. Biyobenzer ve biyolojik referans ilaçlar genel olarak aynı güçte aynı hastalığı tedavi etmek amacıyla kullanılır. Biyobenzer ilaçlar sadece ticari ismi, görünüş ve ambalajlama özellikleri açısından, biyolojik referans ilaçlardan farklılık gösterir. Biyobenzerler, ruhsatlı biyoteknolojik ürünlerin kopyaları olma girişiminde oldukları halde farklı hücre çizgisi, son derece hassas üretim ve saflaştırma prosedürleri uygulandığından ortaya çıkan üründe orijinal ürünün birebir aynısı olamayacağı kaygısı vardır. Canlı organizmaların doğası gereği mevcut validasyon durumu söz konusu olduğu için biyolojik eşdeğerlerin birbirlerinin tam manasıyla yerine geçmesinden bahsedilememektedir. Aynı üreticinin yaptığı farklı partilerde bile validasyon sorunu bildirilmektedir.

Biyolojik ürünler için karşımıza çıkan en önemli toksisite sorunu immünojenisitedir. İmmünojenisite, spesifik bir maddenin insan vücudunda antikor oluşturma kapasitesi olarak tanımlanır. Dolayısıyla ürün geliştirilme sürecinde biyobenzer ürünlerin faz çalışmalarını gerçekleştirmeleri/tamamlamaları beklenmektedir. Biyobenzer ürünlerin nihai amacı terapötik eşdeğerlik sağlayabilmesidir. Hastanın güvenle kullanabilmesi açısından ürünlerden birinin diğerinin yerini tutması (substitutability) veya kendi aralarında değiştirilebilir (interchangeability) olması avantajı sağlayabilmelidir. Ülkemizde, Biyobenzer Tıbbi Ürünlere İlişkin Kılavuz Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tarafından 2008 yılında yürürlüğe konulmuştur. Ülkemizde, biyolojik ilaçlar, toksisite profilleri dikkate alınarak farmakovijilans sistemi içinde risk yönetim planları kapsamında takip edilmektedir. Yakın gelecekte, biyobenzer ilaçların, pazarı payının artması ve bu ürünlerin hastalara ulaştırılma sürecinin hızlanması göz önüne alınarak etkililik ve güvenlilik takibinde ek risk yönetim planları geliştirilmelidir.

İNSAN KARACİĞER VE BÖBREK DOKUSUNDA BİREYSEL PARASETAMOL BİYOAKTİVASYON KAPASİTESİ FARKLILIĞI: REAKTİF METABOLİT OLUŞUMU, CYP2E1 VE CYP3A4 AKTİVİTESİ BELİRLENMESİNDE LC-MS/MS UYGULAMASI* (S2)

Hilmi Orhan1, Ege Arzuk1, Burak Turna2, Murat Sözbilen3 | 1Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, Eczacılık Fakültesi | 2Department of Üroloji Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Ege Üniversitesi, İzmir | 3Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Ege Üniversitesi, İzmir

Parasetamol reaktif metabolit aracılıklı ilaç toksisitesi açısından en eski ve en iyi örnektir. Bu çalışmada elektrofilik metabolit N-asetil-p-benzokinonimin (NAPQI) oluşturma kapasitesi açısından bireyler arası fark değerlendirilmiş, ayrıca biyotransformasyon yolağında yer alan iki sitokrom P450 enzimi olan CYP2E1 ve CYP3A4 aktiviteleri ile NAPQI miktarı arasındaki ilişki araştırılmıştır. Ege Üniversitesi Hastanelerinde farklı nedenlerle cerrahi operasyona giren 11 böbrek ve 9 karaciğer hastasından gönüllülük esasına göre alınan doku örneklerinden bireysel mikrozomal fraksiyonlar hazırlanmış ve in vitro ortamda gerekli kofaktörler varlığında parasetamol ile inkübe edilerek oluşan NAPQI-glutatyon konjugatının miktarı, döteryum işaretli parasetamol’den sentezlenen d3-NAPQI yardımıyla izotop dilüsyonu tekniği ile ölçülmüştür. Her bir böbrek ve karaciğer dokusunun CYP2E1 ve CYP3A4 aktivitesinin belirlenmesi için bu izozimlerin özgül substratı olan sırasıyla p-nitrofenol ve nifedipin kullanılarak inkübasyonlar yapılmış ve oksidasyon ürünlerinin miktar tayini yapılarak enzim aktiviteleri belirlenmiştir. Analizlerde tripple quadrupole-LC tandem MS tekniğine dayalı yöntemler uygulanmıştır. Her iki organda ve bireyler arasında metabolik kapasite açısından önemli varyasyon gözlenmiştir. Benzer varyasyon enzim aktiviteleri açısından da geçerlidir. Oluşan reaktif konjugat miktarı karaciğer dokusunda CYP2E1 aktivitesi ile önemli derecede korele olmuştur (p= 0,012). Sonuçlarımız insan karaciğerinde parasetamol biyoaktivasyonu açısından CYP2E1’in belirleyici rol oynadığını, böbrekte ise her iki enzimin birlikte rol oynadığını göstermektedir.
*Bu çalışma TÜBİTAK tarafından 110S224 numaralı proje ile desteklenmiştir.

RİSK DEĞERLENDİRMESİNDE RADYASYON VE GENOTOKSİK KANSEROJENLER İÇİN KULLANDIĞIMIZ EŞİK DEĞERİ OLMAYAN LİNEER MODEL YANLIŞ OLABİLİR Mİ? (S3)

Yalçın Duydu | Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı, 06100 Tandoğan, Ankara

Günümüzde insan sağlığı risk değerlendirmesi son derece önemli bir konudur. Gerek mesleki koşullarda gerekse günlük hayatımızda maruz kalmakta olduğumuz kimyasal maddelerin günlük güvenli dozları risk değerlendirmesinin prensiplerine göre tespit edilmektedir. Söz konusu olan kimyasal maddenin genotoksik bir kanserojen olması ya da olmaması durumuna göre risk değerlendirmesi prosedürü önemli farklılıklar göstermektedir. Kanserojen olmayan kimyasal maddeler ve genotoksik olmayan kanserojenler için yapılan risk değerlendirmesi, bu kimyasal maddelerin belli konsantrasyonların altında güvenli dozlarının olduğu prensibine dayanmaktadır. Ancak genotoksik olan kanserojenler ve radyasyon için yapılan risk değerlendirmelerinde güvenli dozun olmadığı varsayımı kabul edilmektedir. Buna bağlı olarak da radyasyon ve genotoksik kimyasal maddelere maruziyette insanlar için güvenli dozlar değil, kabul edilebilir seviyedeki riske karşılık gelen dozlar (eşik değeri olmayan lineer model) hesaplanmaktadır. Radyasyon için bu modeli ilk olarak ortaya atan kişi 1946 yılında biyoloji ve tıp alanın da Nobel ödülü almış ünlü bilim adamı Prof. Hermann Joseph Muller’dir. Prof. Müller’in 1927 yılında başlattığı radyasyonun drosophila’lardaki mutajenik etkileri ile ilgili çalışmaları daha sonraki yıllarda radyasyon ile ilgili ve hatta kimyasal kanserojenlerle ilgili risk değerlendirmesi prosedürlerini ve yönetmeliklerini de etkilemiştir. Buna bağlı olarak 1956 yılında BEAR I (Biological Effects of Atomic Radiation Committee) radyasyon ile ilgili insan sağlığı risk değerlendirmelerinde, eşik değeri olmayan lineer modelin kullanılmasının uygun olacağına karar vermiştir. Bu gelişmelerin ardından 1977 de US NAS Safe Drinking Water Committe, 1979 yılında da FDA ve EPA kimyasal kanserojenlerin risk değerlendirmesinde de eşik değeri olmayan lineer modelin kullanılmasının uygun olacağına karar vermiştir.
Ancak günümüzde Prof. Muller’in yapmış olduğu çalışma ve yorumların yanlış ve aldatıcı olduğunu savunan çok geniş bir bilim adamı grubu bulunmaktadır ve bu bilim adamları Prof. Muller’in yapmış olduğu değerlendirmelerin yanlış olduğu ve düzeltilmesi gerektiği konusunda her geçen gün seslerini yükseltmektedir.
Gerçekten Prof. Muller’in o dönemde yapmış olduğu çalışmalar yanlış ya da aldatıcımıydı? Günümüzde özellikle radyasyon maruziyeti ile ilgili uygulanan risk değerlendirmesi prosedürünün bilimsel temelleri Prof. Muller’in çalışmalarına dayanmaktadır.

MedDRA SİSTEMİNE GÖRE İLAÇLARIN İSTENMEYEN ETKİ SINIFLANDIRMASI VE İLAÇLARDA ATC KODLAMASI (S4)

Ahmet Aydın | Yeditepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı Başkanı, İstanbul

MedDRA, biyofarmasötikler ile tıbbi cihazlar ve aşılar gibi diğer tıbbi ürünlerin istenmeyen etkilerini sınıflandırmak için kullanılan bir tıbbi terminolojidir. Standart bir MedDRA terimleri setinin kullanılması, güvenli ilaç kullanımı için sağlık otoritesi ve biyofarmasötik endüstri arasında daha kolay bir veri akışı ve bilgi paylaşımına olanak tanımaktadır. MedDRA sisteminin kullanılması ile toplanan güvenlilik verilerinin analiz veya gözden geçirilmesi için anlamlı bir gruplandırma; veri tabanından sistematik analizlerin yapılması; tıbbi ürünler hakkında güvenlilik alarmlarının kıyaslanması ve anlaşılması; klinik güvenlilik bilgilerinin elektronik olarak paylaşılması; birbirine benzer istenmeyen etkilerin sıklığı hakkında veri elde edilmesi; ürün endikasyonu, araştırmalar, tıbbi hikâye ve sosyal hikâye verileri hakkında bilgi toplanması ve otorite ile endüstri arasındaki iletişimin standardize edilmesi sağlanmaktadır.

ATC/DDD (Anatomical therapeutic chemical/Defined Daily Dosage) sıflandırma sistemi, Dünya Sağlık Örgütü İlaç İstatistikleri Metodolojisi İşbirliği Merkezi tarafından yürütülmekte olan bir ilaç kodlama sistemidir. Bu kodlandırma sistemi, en uygun ve doğru biçimde ilaç kullanımının geliştirilmesi, ilaç kullanım istatistiklerinin ulusal ve uluslararası boyutta karşılaştırılması ve sabit bir ATC kodu ve DDD belirlenmesi için bir araç olarak planlanmıştır. ATC/DDD kodlama sistemi, belirli bir popülasyonda görülen istenmeyen etki sıklığının ilaç kullanım istatistikleri ile karşılaştırılmasına olanak sağlayan bir sistemdir.

TOROS DAĞLARINDA KALICI ORGANİK KİRLETİCİLERİN ÇEVREDE PASİF BİRİKİMİ VE RİSKLERİ (S6)

Cafer Turgut1, Levent Atatanır1, Mehmet Ali Mazmancı2, Birgül Mazmancı3, Serhan Mermer1, Karl W. Schramm4,5 | 1Adnan Menderes Üniversitesi Ziraat Fakültesi 09100 Aydın | 2Mersin Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü 33343 Mersin | 3Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü 33343 Mersin | 4Helmholtz Zentrum München - German Research Center for Environmental Health (GmbH), Institute of Ecological Chemistry, Ingolstädter Landstr.1, 85764 Neuherberg, Germany | 5TUM, Wissenschaftszentrum Weihenstephan für Ernährung und Landnutzung, Department für Biowissenschaftlichen, Weihenstephaner Steig 23, 85350 Freising, Germany

Kalıcı organik kirleticiler, birçok ülkede pestisit olarak kullanılan veya endüstriyel aktiviteler sonucu oluşan, bilinçli üretilen veya yan ürün olarak ortaya çıkan kimyasallardır. Kalıcı organik kirleticiler (POP) toksik, kalıcı ve beslenme zincirince birikme eğiliminde olan çevre kimyasallarıdır. Havaya ve suya karışarak, sınırlar ötesine taşınırlar ve uygulandıkları alanlardan çok uzak yerlerdeki karasal ve sucul ekosistemlerde birikerek, ekosistemi ve canlıları tehdit altına sokabilirler. Dünyada birçok ülke bir araya gelerek yapılan Stockholm Sözleşmesine imza atmış ve bu kirleticilerin kontrolü, takibi ve yasaklanması amaçlanmıştır. Bu kirleticilerin takibi açısından toprak, anne sütü, bitkilerden yaprak örneklerinin alınmasının yanında SPMD gibi pasif örnekleyiciler bu projede kullanılmıştır. Bu çalışma Toros dağlarında oluşturulan 8 adet izleme istasyonundan ve yakınlarından elde edilen örneklerle gerçekleştirilmiştir. Deneme istasyonları deniz seviyesine yakın yerlerden başlamak üzere 1881 metre yükseklere kadar olmak üzere yerleştirilmiştir. Alınan örneklerden POP ekstraksiyon işlemi gerçekleştirilmiş ve analizleri HRGC/HRMS cihazında gerçekleştirilmiştir. Dioksin ve PCB konsantrasyonlarının düşük bulunduğu fakat buna rağmen organik klorluların konsantrasyonları yüksek oranda bulunmuştur. Bunun asıl sebebinin tarımsal aktiviteler ve uzak mesafe taşınımı sebebiyle yakın ülkelerden geldiği tahmin edilmektedir. Stockholm sözleşmesi gereği Türkiye’nin kalıcı organik kirleticiler açısından durumunun takibi açısından bu çalışmanın devamı ve özellikle organik kirleticilerdeki durumunun yakın takibi gerekmektedir.

Bu proje TÜBİTAK – BMBF (Almanya) tarafından desteklenmiştir.

VETERİNER FARMAKOGENETİK-TOKSİKOGENETİK (S7)

Murat Yıldırım | İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı

Veteriner ilaçlarının gıda üretilen hayvanlarda kullanımında ilacın hayvansal ürünlerde güvenli limitlere inmesi için uyulması gereken süreler vardır. Bekleme süresi uzun olan ilaçların kullanımı gıda güvenliği açısından kalıntı riski yaratabileceği için bu süresi kısa olan ilaçlar daha fazla kullanılmaktadır. Aynı şekilde hayvan yemleri ile alınan küf toksinleri de süt gibi hayvansal gıdalara geçerek sağlık riski yaratmaktadırlar. Veteriner farmakogenetik ve toksikogenetik (FG/TG) başlığı altında, belirtilen ilaç ve bazı toksinlerin farmakokinetik özelliklerinin belirleyicisi olarak “transport proteinleri” önemli bir yere sahiptir. Veteriner FG/TG araştırmalarının başlangıcı, çoklu ilaç direncinden sorumlu tutulan mdr (multi drug resistance) adı verilen bir transport proteinini kodlayan, ABCB1 (mdr) geni eksiltilmiş (knock-out) farelerde rastlantı sonucu yapılan bir gözleme dayanmaktadır. Bu laboratuardaki farelerde gelişen kene enfestasyonlarının tedavisinde protokol gereği aeresol tarzda ivermektin uygulanmış ve gen eksiltilmiş olan farelerin tümünün öldüğü gözlenmiştir. Daha sonra Collie ırkı köpeklerde var olan ivermektin duyarlılığının da mdr genindeki mutasyonlara (delesyonlara) bağlı olduğu gösterilmiştir.  Bu gözlemlerle birlikte transport proteinleri üzerine veteriner alanda ilgi yoğunlaşmıştır. Diğer bir transport proteini olan ABGG2 geni eksiltilmiş farelerde normallere göre aflatoksin B1’in süte 3,8 kat fazla oranda geçtiğinin gösterilmiştir. Bu gözleme dayanarak ABCG2 geninde belli mutasyonları olan Holştayn ineklerde, yemde bulunan aflatoksinin süte ne oranda transfer edildiğinin saptanması için öncelikle bu mutasyonlara sahip inekleri bulmak amacıyla bir proje sonuçlandırılmıştır. Veteriner FG/TG kapsamında ABCB1 ve ABCG2 gibi hayvanlarda transport proteinleri ile ilgili yaptığımız çalışmalar sunulacaktır.

ARSENIC INDUCED HEALTH EFFECTS, GENETIC DAMAGE AND GENETIC VARIANTS IN THE POPULATION EXPOSED TO ARSENIC THROUGH DRINKING WATER IN WEST BENGAL, INDIA (S8)

Ashok K. Giri | Molecular and Human Genetics Division, Indian Institute of Chemical Biology, Kolkata-700 032, India

Arsenic is a major now and more than 150 million populations are exposed arsenic mainly through drinking water throughout the world.  In West Bengal, India 26 million people are chronically exposed to arsenic through drinking water. Since 15 to 20% arsenic exposed individuals develop arsenic-induced skin lesions, it is assumed that genetic variation might play an important role for this arsenic susceptibility. An intensive study was carried out to assess the arsenic induced health effects, immunological, hematological changes and genetic damage in the skin lesions and no skin lesions individuals exposed to similar arsenic contaminated water. Among the skin lesions individuals a significant number of skin cancers are identified by our dermatologist. Basel cell carcinoma, squamous cell carcinoma and in situ carcinoma i.e. Bowen’s diseases are the most common skin cancers observed in these arsenic exposed population. The genetic susceptibility studies were carried out through the study of single nucleotide polymorphisms (SNPs) in the GST group genes, p53, PNP, ERCC2 and XRCC3 as they might be involved arsenic metabolism and detoxification. The incidence of neuropathy, eye problem, respiratory diseases and genetic damage were significantly high in the skin lesions and no skin lesions individuals when compared to unexposed group. Incidence of health effects was significantly high in skin symptomatic group than the no skin lesions. p53 codon 72 Arg/Arg genotype, ERCC2 codon 751 Lys/Lys genotype, three SNPs of PNP and T241M polymorphism in XRCC3 were significantly high in the skin lesions group compared to that of the no skin lesions individuals. The risk genotypes of ERCC2 and p53 SNPs were positively correlated to genetic damage compared to the referent genotypes. DNA repair deficiency study using Challenge and Comet assay proved strong evidence that the individuals with arsenic-induced skin lesions had suboptimal DNA repair capacity. In our arsenic mitigation program we have evaluated the different routes of arsenic exposure in these areas. It has been observed that rice has a significant contribution towards arsenic exposure in areas where arsenic contamination in ground water is lower. We have also found that arsenic exposure through rice alone is sufficient to induce genetic damage in urothelial cells of arsenic exposed individuals.

ARSENIC EXPOSURE IN İZMİR AND ASSOCIATED HEALTH RISKS (S9)

Sait C. Sofuoğlu, Aysun Sofuoğlu | İzmir Institute of Technology, Dept. of Chemical Engineering and Environmental Research Center, Urla 35430 Izmir

Arsenic is a contaminant with anthropogenic and natural sources. Its environmental concentrations are significant sometimes even at background levels considering its potency. Contaminated food and drinking water are the two major pathways of exposure. Exposure to soil and atmospheric particles may also be important under some circumstances. Over the years we have studied arsenic levels in probable sources of exposure in İzmir, which included drinking water (DW), tea, rice, bulgur, and atmospheric particles. At the time of the water study, City of İzmir was providing DW from source waters that included ground waters, without a special treatment for arsenic. Total arsenic concentrations were found to be within the current standard (10 µg/L) and the standard effective at the time (50 µg/L) with median and mean values of 1.15 and 6.47 µg/L, respectively. The estimated associated health risks were above the chronic-toxic threshold level and acceptable carcinogenic risk level for 19 and 46 percent of the population, respectively. Construction of a treatment plant has reduced the concentrations since January 2009. Turks are a tea loving nation, drinking brewed black tea throughout the day. According to our tea study, the median and 95th percentile daily intake rates and arsenic concentration of tea brewed with ultrapure water were 0.35 and 1.1 L/day, and  0.14 and 0.59 µg/L, respectively, which corresponded to carcinogenic risks of 1.2×10-6 and 10×10-6. The average daily rice and bulgur consumption rates were found to be 38 g/d and 22 g/d, respectively. Concentrations of four arsenic species were determined. The mean concentrations in rice were 151, 40, 8.7, and 2.7 ng/g for As(III), DMA, As(V), and MMA, respectively. Inorganic arsenic (iAs) concentrations were in excess of the Chinese standard even at the median level, resulting in higher than acceptable risks for 59 % of the population. Majority of specie concentrations in bulgur however were below detection limits (BDL). Therefore, only total arsenic (tAs) concentration was determined. The median and 95th percentile tAs concentrations were 199 and 284 ng/g in rice, and 16 and 64 ng/g in bulgur, respectively. All risks were lower than the acceptable risk for bulgur assuming iAs = tAs. Arsenic concentrations in indoor PM2.5 were very low <0.1 µg/m3 in two urban schools, and BDL in a suburban school. In conclusion, arsenic is ubiquitous in İzmir, further investigations on probable exposure sources, and mitigation measures are required to better protect public health.

ENDOKRİN BOZUCU KİMYASAL MADDELER VE OBEZİTE ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ: FTALATLAR VE BİSFENOL A (S10)

Belma Koçer-Gümüşel1, Pınar Erkekoğlu1, Ali Aşcı2, Aylin Balcı1, Ünzile Yaman1,2 | 1Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, F.Toksikoloji Anabilim Dalı, Ankara | 2Atatürk Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, F.Toksikoloji Anabilim Dalı, Erzurum

Endokrin bozucular, vücuda alındıklarında hormonları taklit ederek veya engelleyerek vücudun normal işleyişini bozan sentetik veya doğal kimyasal maddelerdir.Endojen peptidik ya da steroidal hormonların metabolizmalarını arttırarak ya da engelleyerek, hipotalamus, adipoz doku, karaciğer ve diğer doku/organlardaki nükleer reseptörleri aktive veya antagonize ederek etki gösterirler Endüstriyel üretimler sonucu çevreye atılabilecekleri gibi çevrede doğal olarak da bulunabilirler.Bu maddelerin endokrin dengeyi bozarak büyüme, stres cevabı, cinsiyet gelişimi, üreme yeteneği, insülin yapımı ve kullanımı ve metabolik hız gibi birçok temel süreci etkiledikleri düşünülmektedir.Ftalatlar ve bisfenol A (BPA) endüstride çeşitli tüketici ürünlerinin üretiminde yaygın olarak kullanılan endokrin bozucu plastizer maddelerdir. Gıda paketlemede, yiyeceklere teması olan materyallerde, kozmetiklerde, oyuncaklarda, çantalarda, ayakkabılarda, ilaçlarda, medikal malzemelerde ve yapı malzemelerinde yaygın olarak bulunabilmektedir. Özellikle en yaygın kullanılan ftalat türevi dietilhekzilftalatın hayvanlarda ve büyük olasılıkla insanlarda testiküler disgenezis sendromuna neden olduğu belirtilmektedir. İnsanların idrar, kan, süt ve dokularında tespit edilmeleri oral, inhalasyon ve dermal yolla bu maddelere maruz kaldıklarını göstermektedir. Bu kimyasalların üreme sistemi ve adipoz doku üzerine farklı mekanizmalarla ters etki gösterdikleri düşünülmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, endokrin bozucu özellik taşıyan kimyasal maddelerin obezite gelişiminde de rol oynayabileceklerini düşündürmektedir. Obezite yetişkinlerde vücut kitle indeksinin %30’dan fazla olması olarak tanımlanmaktadır. Obezite ve metabolik bozukluklar son yıllarda artan sağlık problemlerindendir. Çevresel obezojen hipotezine göre gelişme döneminde endokrin bozucu kimyasallara maruziyet adipogenez ve obezitede artışa yol açmaktadır. Endokrin bozucu kimyasal maddeler, gelişim esnasında endokrin fonksiyon değişimi ve endokrin sinyalleşme yolaklarını bozmaları yanısıra, adipogenezle ilgili hormonları ve yolakları etkileyebilir. Son zamanlarda yapılan in vitro ve in vivo çalışmalar, insanların kimyasallarla kontaminasyonunun obezite epidemisine yol açtığını destekler nitelikte kanıtlar sunmaktadır. Hayvan verileri ve sınırlı sayıdaki insan çalışmaları, ftalatların tiroid hormon inhibisyonu, antiandrojenik etki ve peroksizom proliferatör aktive reseptörleri (PPAR)’ nin aktivasyonu gibi çeşitli biyolojik mekanizmalarla obeziteye yol açtığını göstermiştir. BPA’nın da obeziteye neden olma potansiyelinin altında birçok farklı mekanizmanın yattığı bildirilmiştir: BPA’nın birçok in vitro ve in vivo çalışmada östrojenik aktivite gösterdiği ve bu etkisinin yanı sıra insülin rezistansı ve vücut yağ oluşumuna da etkilerinin olduğu bildirilmiştir.Östrojenik etkili bileşiklere gelişimin kritik dönemlerinde maruziyet ile yağ dokusunda beklenmedik değişiklikler olabileceği bildirilmektedir. Ayrıca, BPA’nın PPARγ ve lipoprotein lipaz gibi adiposit-spesifik gen ve transkripsiyon etmenleri aracılığıyla bazı metabolik değişikliklere yol açtığı, yağ hücresi oluşumunu arttırdığı ve olgun yağ hücrelerinde lipid birikimine neden olduğu rapor edilmiştir. Tarafımızdan obezite tanısı konan farklı yaş grubu çocuklarda yapılan çalışmaların sonuçları da, ftalatlar ve BPA’nın obezitede olası rolünü düşündürür niteliktedir.

TOKSİK AJANLARIN KARA MİDYE (Mytilus galloprovincialis) DOKULARINDA OLUŞTURDUĞU OKSİDATİF STRES VE APOPTOZİSİN İNDÜKSİYONU (S11)

Dilara Özkan1,2, Selma Katalay3, Fatih Oltulu4, Altuğ Yavaşoğlu4, N.Ülkü Karabay Yavaşoğlu1,2 | 1 Ege Üniversitesi, Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Bornova, İzmir | 2 Ege Üniversitesi, İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi, Bornova, İzmir | 3 Celal Bayar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Manisa | 4 Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı, Bornova, İzmir

Kalıcı, toksik, mutajen/kanserojen özellikleri olan organik ve inorganik kirleticilerin doğal su ekosistemlerindeki davranışlarının izlenmesi amacıyla yürütülen çalışmalarda, kirleticiler su, dipte yaşayan canlılar ve dip çamurunda izlenerek kirliliğin boyutları saptanabilmektedir. Kirlenen sucul ortamlardaki organizmaların kirlilikten etkilenerek besin zincirine dahil olması bütün canlılar açısından tehlike oluşturmakta ve metabolize edilemeyip biriken kirleticiler besin zincirinin üst basamağındaki canlılara daha yüksek konsantrasyonlarda ulaşabilmektedir. Kirleticilerin doğal su ekosistemlerindeki davranışlarının izlenmesi amacıyla kullanılan Mytilus galloprovincialis (kara midye), bulunduğu yere sabit yaşaması, solungaçlarıyla suyu süzerek beslenmesi, kirleticilere karşı cevap oluşturması ve ekotoleransının yüksek olması nedeniyle ekotoksikolojik çalışmalarda en yaygın biyomonitör türdür. Bu çalışmanın amacı, bir sanayi bölgesi olan Aliağa Körfezi çevresindeki kara midyelerde oluşan ağır metal yükünü belirlemek, organizmanın toksik maddelere karşı gösterdiği tepkileri ortaya koyarak kirliliğin düzeyini saptamaktır. Bu amaçla Aliağa Körfezi çevresinde belirlenen Aliağa Balıkçı Barınağı, Eski Foça ve referans bölge olarak Urla’dan ilgili bakanlıkların izni ile midyeler toplanmıştır. Midyelerin solungaç ve hepatopankreas dokuları çıkarılmış ve ICP-MS sistemi ile ağır metal analizi yapılmıştır. Oksidatif stresin belirlenebilmesi için dokulardan Superoksit dismutaz (SOD), Katalaz (CAT), Glutatyon-S-transferans (GST) ve Asetilkolin Esteraz (AChE) enzim seviyeleri ve lipid peroksidasyon derecesi belirlenmiş, dokulardan histolojik ve immunohistokimyasal inceleme için kesitler alınmıştır. Dokulardaki metallotionein ve kaspaz gen ekspresyon seviyeleri RT-PCR ile analiz edilmiştir. Çalışma sonunda her üç istasyondan toplanan midyelerin solungaç ve hepatopankreas dokularında ağır metaller tespit edilmiş, analiz edilen ağır metallerin Foça ve Aliağa’da daha fazla miktarda bulunduğu ortaya konmuştur. Çalışmada ağır metallerin birikimine bağlı olarak MT10 ve MT20 metallotionein gen ekspresyon seviyelerinde artış gözlenmiş ve dokularda MT20 geninin daha fazla ekspresyonu midyelerin özellikle çinko ve bakır kirliliğine maruz kaldığını açıkça ortaya koymuştur. Kirliliğin oluşturduğu strese karşı organizmaların oksidatif stres mekanizmalarını harekete geçirdiği gözlenmiş ve oksidatif stresin önemli biyomarkerlarından olan GST, SOD, CAT aktiviteleri ve kirleticilere karşı nörotoksisite biyomarkerı olarak kullanılan AChE aktivitesinde gruplar ve dokular arasında istatistiksel olarak farklılıklar belirlenmiştir. Aliağa ve Foça’daki midye dokularının lipid peroksidasyon derecesi referans gruptan önemli derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Histolojik analizlerde referans bölgedeki midye dokularında doku bütünlüğü genel olarak korumuş olmakla birlikte, Foça ve Aliağa bölgesindeki solungaç ve hepatopankreas dokularında nekroza bağlı hücre kayıplarına rastlanmış, epitel bütünlüğü kaybolmuş olarak izlenmiştir. Yapılan TUNEL boyamasında her iki dokuda da apoptotik sürecin başladığı tespit edilmiş ve kaspaz gen ekspresyon seviyeleri organizmanın hasar onarımı yapamadığı hücrelerini ölüme gönderdiğini ortaya koyarak immünohistokimyasal bulguları desteklemiştir. Sonuç olarak, elde edilen veriler doğrultusunda Aliağa Körfezi’ndeki midyelerin yoğun oksidatif strese maruz kaldıkları, fakat sürekli kirlilikten ötürü bu duruma karşı direnç geliştirdikleri tespit edilmiştir.